Gururumsun Usame

4 yıl önce bu zamanlar, baharın ilk günleri…mevsim değişikliğinin vermiş olduğu düşük enerjiyle gittiğim iş yerimde göz göze geldiğim Usame…saatin erken olmasına aldırmadan ısrarla bekleyen Usame…Pırıl pırıl bakan bakışların ardında donuk koca bir acı saklayan Usame…

Ilk günkü gibi her şey gözümün önünde. Kusur işlemiş çocuk gibi kalkıp, ellerini önüne bağlayıp başını eğmen, en az bizler kadar güzel konuştuğun Türkçenle “çok zamanınızı almayacağım biraz konuşabilirmiyiz”demen…Ah be çocuk sana onca zamanlar helal olsun.

Siyah beresi altına gizlediği başı hala yerdeydi. Kırmızı bir montu, siyah pantolonu ve oldukça eski ayakkabılarıyla komşunun camını kırmış çocuk masumlugunda karşımda duruyordu. Çenesinden tutup başını kaldırdım.

Adın ne?
Usame.
Kaç yaşındasın?
16
Nerelisin?
Kerkük  (Tuzhurmatu).

Geçtik odaya, başladı anlatmaya. Ben Usame. Kerküklüyüm yani Osmanlı torunuyum, Türküm ben derken altını çize çize yineliyordu.

6 kardeşim var, anam babam Kerkük’te mutlu mesut yaşardık ama bir gün Irak askerleri çuval içinde kömürden farksız bişey getirdi attı önümüze, işte babanız dedi. O an nefes aliyormuyduk bilmiyorum ama sanırım bizde ölmüştük. Tanınmıyordu…sadece gözlüğün çerçevelerinden babam olduğunu tahmin ettik. Ben doktorluk okuyordum. Bizim oralarda burasi gibi değil lisede sınav yapılır ve aldigimiz puana göre tercih yapıp liseden itibaren meslek egitimi alırdık. Kisacasi sizin ünüversite aşamasının bizim liseye uyarlanması. Babamın acısıyla yanarken askerler iki katlı evimizi alıp karakol gibi kullanmaya başladılar bizi de sokağa attılar. Dedeme gitmeye karar verdik ama beni salmıyorlardı. 15 yaşını geçen Türkmen erkeklerini alıyorlardı sonrasını kimse bilmiyordu çünkü geri dönen hiç olmuyordu. Her yer de bombalar patlıyordu, evler yerle bir oluyordu, gökten zehir yağarken, çocuklar melek olup gökyüzüne yükseliyordu. Okulum hayal olmuştu birincilikle girdiğim sınıfım da yoktu artık. Oysa ben doktor olacaktim; anaların, babaların kısacası insanların bana ihtiyacı vardı. Özellikle bomba yağan çocukların…

Olmadı, göz göre göre ölümü beklemek yerine annemin bir bileziğini ve üç beş kuruşta para alıp düştüm yollara. Gün gece demeden yürüdüm yürüdüm. Benle birlikte aynı kaderi paylasanlara takıldım, günler sonra Türkiye sınırına ulaştık. Bu esnada paramı altınımı da aldılar ama can daha kıymetli o an…

Bir süre soluklandı. Her cümlesinde biraz daha donuyor, biraz daha gözbebeklerim iriliyor, biraz daha ağlıyor, biraz daha biraz daha…

Şimdi Samsun’dayım, bitane hacı amcanın yanında çalışıyorum ekmeğimi kazanıyorum ama geri gitmek zorunda kalırsam diye çok korkuyorum. Bir de şey diyor ve susuyor. Bir de okumak isterdim.

Ben daha bir kanım donmuş şekilde dinliyordum. 16 yaşında nelere göğüs germiş, ne kadar büyümüş,  ne kadar yaşlanmışsın çocuk. Yaşıtlarının hala şımarıkca ellerindeki imkanları ısrarla değerlendirmemesine rağmen, sen hayatının bahçesini çiçek  tarlaları yapmak istiyorsun. Sorumluluğum var abla 14 yaşında erkek kardeşim var, seneye onu da aynı şartlara zorlayacaklar onu da buraya almam lazim diyorsun yani kardeşim ölmesin diye çırpınıyorsun.

Alnından öpülesi çocuk.  Sen çok yaşa,  sen yaşa ki çiçek açsın dünyamız, sen yaşa ki her yere baharlar gelsin, sen yaşa ki iyilik yaşasın.

O gün hayatımda yeni bir sayfa daha açılmıştı. Çorbada nekadar tuzum olursa okadar mutlu olacağımı biliyordum. Sen yeterki iste çocuk deyip önceliklerimizi sıralayıp başladık hayallerimizin ilmiklerini atmaya.

Yillar geçti hiç kopmadi bağımız Türkmen kardeşimle. Liseyi bitirdi ama hala duracağa benzemiyor. Üniversite sınavlarına girecek  ve doktor olacak. Örnek bir abi, aile reisi hatta kardeşlerine baba…çalıştığı ayakkabıcı hacı amcasının yanında fırsatlarını kitap okumaya adamış,  her konuda sohbet edilebilir donanıma sahip bir delikanlı oldu artık Usame.

Gururumsun çocuk, beni hiç yanıltmadın. Hep böyle temiz kalman ve masumluğunu koruman dileğiyle kardeşim.